Agnès Varda hayatının 60 yılını sinemaya adamış senarist, fotoğrafçı ve yönetmendir. Fransız Yeni Dalgası’nın büyükannesi ve öfkeli bir feministtir. Belgesellerden, kısa ve uzun metrajlı filmlerden oluşan büyük bir miras bırakmıştır. Çocukluğunda bir teknede yaşamış, 18 yaşında evden kaçmış, ikinci çocuğuna hamileyken kürtajın yasallaşması için düzenlenen protestolara katılmış* ve kendi anlatım tekniklerini keşfederek sanata yeni bakış açıları kazandırmıştır. Hem fotoğrafta hem filmlerinde kamerayla denemeler yapmış, bütçe ve mekan kısıtlamalarının etrafından dolaşmış, belgesel ve kurmaca arasında gezinmiştir.
Kamerası insanların arasında merakla dolanır ve en içten hallerini yakalar. İnsanların ve eserlerinin kusurlarıyla güzel olduğunu düşünür; kırışmış bir cilt ya da bulanık fotoğraflar muhteşem olabilir. Gerçek bir sanatçıdır. Ve hayatı boyunca toplamaya devam eder; kalp şekilli patatesleri, yabancıların hatıralarını, sahilleri, protestoları, fotoğrafları, filmleri…

Agnès arkadaşlarını da izleyicilerini de derinden etkilemiştir; hayat arkadaşı Jacques Demy de bunların en önemlisidir. Agnès ve Jacques 1958’de bir kısa film festivalinde tanışıp 1962’de evlenirler. Bir oğulları olur. Jacques, Agnès’in kızını evlat edinir. 28 yıl evli kalır, çocuklarını beraber büyütür; ayrı geçirdikleri dönemde bile uzaklaşamaz, aynı sokakta yaşamaya devam ederler. 1980’lerde Jacques’e AIDS teşhisi konur. Kaçınılmazı geciktirecek tedavi henüz keşfedilmemiştir. Jacques hastalığının utanç verici olduğunu düşünür ve bunun hakkında konuşulmasını istemez, hastalığı kanser olarak açıklanır.**
Sağlık durumu kötüye gidince hatıralarını yazmaya başlar. Filmlerinde de ilham aldığı çocukluğu üzerinde özellikle durur. Agnès kocasının mutlu çocukluğunda film potansiyeli olduğunu düşünür, ancak Jacques yönetmenlik temposunu kaldırabilecek durumda değildir. Böylece bu hikâyeyi Agnès üstlenir, kocasının anlattıklarını birebir canlandırmak için elinden geleni yapar; evlerinin, annesinin üst kattaki kuaförünün, babasının araba tamiri atölyesinin bulunduğu setler kurulur. Jacques Demy’i üç farklı oyuncu canlandırır, kendisi de zaman zaman seti ziyaret eder. Jacques filmin çekimleri bittikten on gün sonra vefat eder. Varda kocasının anısına iki belgesel daha çeker, ruh eşine ortak sevgi dilleriyle üç mektup bırakmış olur; The Young Girls Turn 25, The World of Jacques Demy ve Jacquot de Nantes.

Jacquot de Nantes’i bu kadar çok sevmenin ve sinema tarihindeki en olağanüstü filmlerden biri olduğunu düşünmemin pek çok sebebi var. Öleceğini bilen birinin hayatını anlatan bir biyografi filmi çekilmesi, son günlerinde buna şahit olması ve sette de olsa çocukluğunun geçtiği mekanlara dönmesi, üstelik bu filmin hayatının aşkı tarafından yönetiliyor olması filmi eşsiz kılıyor, sadece filmde emeği geçenlerin değil izleyen herkesin paylaşabileceği bir manevi değer katıyor. Benim sanattan anladığım da bu, günümüz Hollywood’unda, ana akım sinemada, aksiyon filmlerinde olmayan bir şey. Hikâye Jacquot’un çocukluğundan ilk gençliğine kadar onu, ailesini, etkilendiği insanları, 2. Dünya Savaşı’ndan kaçan komşularını anlatıyor. Varda’nın bakış açısı filmi sevgiyle şekillendiriyor, Demy’nin sinematografisini anımsatan renkler ve ona tezat siyah beyaz çocukluk anıları arasında geçiş yapıyor.
Jacques’in çocukluğundan ilham alarak çektiği filmlerden kesitlerin, çocukluğunu anlatan bir filmdeki o esin anlarıyla iç içe geçmesi muhteşem, bir yandan da tamamen olağan. Sanki annesinin kuaförünün Catherine Deneuve ile, babasının atölyesinin Nino Castelnuovo ile bir araya gelmesi gerekiyormuş gibi. Jacques Demy olmak Jacquot’un kaderinde varmış; yaptığı ilk kukla gösterisinden, boyadığı ilk şeritten beri sanatçı olacağı belliymiş gibi. Film Jacques ile açılıyor ve kamera her bir detayını hatırlamak için yüzünde, ellerinde gezinirken yine onunla kapanıyor. Varda en iyi yaptığı şeyi, toplayıcılığını kullanarak sevdiği insanı ölümsüzleştiriyor ve müzik, sinema ve aşk ile geçmiş bir hayatı onun hatırasına yaraşır bir biçimde uğurluyor. Onları bu kadar özel yapan şey bu eseri kesinlikle tekrarlanamaz ve biricik kılıyor.

*60 ve 70lerde pek çok ülkede kadın hakları için protestolar düzenlenmekteydi (SCUM Manifesto gibi eserler bu atmosferde yazıldı.) İtalya, Batı Almanya ve Amerika’da da protestolar uzun süre devam etti ama yalnızca kadın hareketiyle değil öğrenci eylemleri ve işçi greviyle de çalkalanan Fransa’da kadınların sesi hiç olmadığı kadar güçlüydü. Feminist eylemler başarılı oldu ve Manifeste des 343 Femmes’den dört yıl sonra, 1975’te Fransa’da kürtaj yasal hale geldi. ‘L’une chante, l’autre pas’ ve ‘L’Événement’ ile dönemin ruhu yaşayanların bakış açısından görülebilir.
**80 ve 90’lardaki AIDS krizi sırasında hastalığa önyargıyla yaklaşılıyordu. Halk arasında yalnızca bulaşıcı olduğu biliniyor ve bu insanları korkutuyordu. HIV virüsünü baskılayıcı tedaviler keşfedilene kadar hastalık birçok queer erkeğin hayatını kaybetmesine sebep oldu. Hasta olsalar da olmasalar da kimliğini açık olarak yaşayan queerlar ciddi homofobiye maruz kaldı; cezalandırıldıklarına dair vaazlar verildi, işlerini kaybettiler ve sağlık görevlileri onlarla ilgilenmeyi reddetti. O dönemi anlatan ‘How to Survive a Plague’ ve ana konusu bu olmasa da ‘All the Beauty and the Bloodshed’ izlenebilir.

Agnes Varda için kişisel bir izleme sırası
- Vagabond (1985)
- Cléo from 5 to 7 (1962)
- Le Bonheur (1965)
- Uncle Yanco (1967)
- Diary of a Pregnant Woman (1958)
- Hello Cubans (1963)
- Black Panthers (1968)
- Women Reply (1975)
- One Sings, the Other Doesn’t (1977)
- Jane B. by Agnès V. (1988)
- Jacquot de Nantes (1991)
- The Gleaners and I (2000)
- The Beaches of Agnès (2008)





