Bir sanatçının konserine gittiğimde onu sadece canlı dinlemek çoğu zaman o bileti alma sebebim olmuyor. Sanatçının ortaya çıkarmış olduğu işin bir araya getirdiği insanlarla aynı duyguları paylaşmak, tek taraflı olsa da çok önem verdiğim bir duygu. Bazen bu gürültüden, havasızlıktan ya da ter kokusundan bıkacağım yaşı merak ediyorum. Bir gün her şey kafamda oturur ve sonrasında arkama bile bakmadan çekip gider miyim? Ya da belki daha da uygun bir fiil kullanmak gerekirse bu konser ritüeli ve baş döndürücü karmaşa bir gün benim vücudumu ve ruhumu tatmin edecek mi?

Başkalarından ayrışmaya çalışırken aynaya baktığımda beni tanımladığına kendimi inandırdığım özelliklerim, hobilerim var. Sevgi bağım bulunan şeylerden ayrılıp, onlara daha fazla ihtiyacımın olmadığına inanmak kafamda çok rahatlatıcı bir düşünce olarak canlanmıyor. Açıkçası geçenlerde bir video görene kadar da bu konu üzerinde bu kadar düşünmemiştim. Turnstile’ın bir konserinde ne kadar popüler olursanız olun bir punk grubu olmanın getirdiği bir şey olarak bir moshpit var. Bu sefer video alışık olduğumuz gibi saldırgan ve enerji dolu değil ve yavaşlatılmış. Arka planda ise yine aynı gruptan “Underwater Boi” yine yavaşlatılmış bir şekilde çalıyor. O an belki de ilk kez konser sonraları hissettiğim coşkuyu o kadar karmaşanın içinde net bir şekilde görebildim. Yorumlardan birinde ise birisi, “Gençliğimi bu tarz moshpit’lerin içinde geçirdim, bir gün yine birisindeyken her şey çok net bir hâl aldı ve ayrıldım. Bir daha da bir moshpit’e girmedim.” yazmış. Bunu okumamın üzerinden birkaç ay geçti ve hâlâ kafamdan çok da çıkartamadım. Birisinin bu kadar bağlı hissettiği bir kavrama karşı bir noktada doyum noktasına ulaşması ve hayatına mutlu devam etmesi çok ilginç geldi.

Bu doyum noktası, bağlandığımız şeylerden bir gün ayrılma fikri kafamı kurcalarken şansa bu senenin Oscar adaylarında da bu fikirde bir iş vardı. Bir sinemasever olarak ilk günden gidip Marty Supreme’i izledim. İyi bir film bekliyordum ama bu köşede duran tatmin olma düşüncesini kaşıyacağını düşünerek gitmemiştim. Oysa bir çok iyi özelliğinin yanında film ayrıca şu soruya da değiniyor: Bir şeye bu kadar bağlanmak, hedefine ulaşmak ve sonra?

​Spor, tıpkı müzik gibi insanın çok bağlanabileceği, kendiyle eşleştirebileceği şeylerin başında geliyor. Marty Supreme’de gördüğümüz sürekli daha iyisi için çabalayan mükemmeliyetçilerin bir bakıma “dramlarını” izlediğimiz bu konsept yakın zamanda sinemayı çok kez ziyaret etti aslında. Whiplash (2015) ve Tár (2022), bu bağlanmayı bize farklı açılardan gösterdi ve üstüne ikisi de Akademi tarafından el üstünde tutuldu. Bir konuda en iyi olabilmek için varını yoğunu harcamak ve belki de bunun uğrunda etrafına zarar vermek Hollywood’un kritiklerine ve yapımcılarına ne yabancı gelen ne de onaylamadıkları fikirler. Bu tür anlatılar üzerinden “Amerikan Rüya’sını” tartışmak ve hatta günümüzün karakterlerinin sanki bir peri masalında gibi iyi sonuçlar ya da ödüller ile dönmemelerini, rüyanın bugünkü algılanışı ve bütünlüğünü konuşmak için kullanmak mümkün ve gayet de makul.

Mükemmeliyetçi karakterlerin barındıkları yerler; müzik sahnesi, orkestra ya da bir spor salonu olsun ayakta kalmanın zor olduğu yerler. Olimpiyatlar gibi çok bilinen örnekler sayesinde çoğumuz biliyoruz ki bu müsabakalar yeni icat edilmiş gösteriler de değiller. İsterseniz bu konuda ilk akla gelen Roma’nın kolezyumlarından örnekler verin ya da başka medeniyetleri aklınıza getirin, bu halk eğlencesinin temellerinde eğlendiren profesyonellerin olması gibi olgular çok değişime uğramadı. Kolezyum seyircisinin önünde bir takvim süresince ve vücudunun elinden geldiğince gösterinin bir parçası olmak, benim gibi belki çoğunuzun da hayallerini süsleyen bir şey. Sahnede tutunabilen insanların kafa yapılarının ise bizden ne kadar farklı olabileceğini bilmek, hem neden benim değil de başkasının oralarda çıktığını anlamak hem de bu filme bakmak için önemli.

Dünyanın en iyi basketbol ligi olan NBA’de oynamak isterseniz gayet gözle seçilebilir fiziksel kısıtlamalarınızın ötesinde orada oynamak isteyen becerikli on binler ile rekabete girmek zorundasınız. Takım yöneticilerini sizi takıma ekleyip bütçelerinden size bir parça vermelerine ikna etmenin bir yolunu bulmalısınız. Bugün ortalama bir NBA sezonu boyunca bir takımın parçası olmuş oyuncuları iyimser bir şekilde yuvarlamak isterseniz ulaşacağınız sayı sadece 600. Ayrıca o sahneye çıktığınız gibi aşağıya indirilmemeniz ya da kulisin arka odalarına gönderilmemeniz için sürekli iyi performans göstermeniz gerektiğini; üzerine de her sene sizden genç, vücutları daha iyi durumda yeteneklerin lige katılacağını unutmamalısınız. Bu durumlarda NBA’de kalmayı bırakın orada birkaç hafta oynayabilmek bile müthiş bir disiplin ve yetenek gösterisinin sonucu.

Marty Supreme’i öncekilerden daha ilginç yapan ise, Whiplash ve Tár’daki kurumsal ilişkiler ana karakterlere baskı yapabilir ya da onları kırabilirken burada bu sistem neredeyse yok. Masa tenisi insanların umursamadığı bir spor, buradaki mükemmeliyetçilik tamamıyla içe dönük. Dışarıdan gelen bu karşıtlık olmadan hikâyeyi nasıl kurmalıyız? Hemen rekabetçi sıfatını yapıştırdığımız bu insanlar kendi başlarına bırakıldıklarında nasıl davranmalı?

2018 senesinde Jimmy Butler, Minnesota Timberwolves’da oynarken dışarıdan baktığınızda ideal kabul edebileceğiniz bir senaryonun içerisindeydi. Oldukça potansiyel vadeden iki genç yetenek (Karl-Anthony Towns ve Andrew Wiggins) ile oynama şansı elde etmişti. Butler’ın ise bu organizasyon ile çok ciddi sıkıntıları vardı. Yanındaki oyuncuların “yumuşak” ve disiplinsiz olduğunu düşünüyor, böyle bir takım kültürüne sahip bir takımın başarılı olacağına inancı bulunmuyordu. Takas isteğine rağmen bir değişiklik olmayınca herhangi bir çarşamba antrenmana gitti, yanına maçlarda en köşede oturan ve neredeyse süre bulamayan oyuncuları alıp “yumuşak” starlarını maça davet etti. Söylenenlere göre Butler topladığı takım ile karşısındakileri hezimete uğrattı, takım yöneticisine kendisine ihtiyaçları olduklarını bağırdı ve yine bir filmden çıkmışçasına saatler sonra televizyon karşısına çıkıp hikâyenin kendi kısmını anlattı.

13 yaşında evsiz kalmış ve bir arkadaşının annesi onu evlatlık edinene kadar koltuktan koltuğa yaşayan Butler’ın bu tahammülsüzlüğü filmlerde gördüğümüze oldukça benzer aslında. Josh Safdie’nin Best Picture adayının üzerinden gitmek gerekirse, Marty’nin film boyunca yan karakterleri amaçsız görmesi ve onları kendinden düşük görmesini kanlı canlı bir örnekten daha iyi ne açıklayabilir?

Marty’nin filmin başında kendisi ile aynı ayakkabı mağazasında çalışan Lloyd’a (Ralph Colucci) karşı beslediği kötü bir duygu yok. Hatta kendisi ile kasadaki parayı vermesi için tartıştığı sahnede bile Lloyd’u övüp kendisinden katlarca bu işe bağlı olduğunu çok daha iyi bir müdür olacağını söylemesi de onu o an parayı vermesi için kandırmaya çalıştığı bir an değil. O an Mauser, silahı Lloyd’a doğru tutuyor olabilir ancak sonuçta ona kasanın kapısını açtıracak silah hep cebinde üzerinde isminin yazdığı müdür kartı.

Kendisine karşı kötü duygular beslemese de kendi hedeflerinin önünde durduğunda ayakkabı mağazasında çalışıp olaysız bir hayat sürmek isteyen bu karaktere hem Mauser hem de biz, izleyici yukarıdan bakabiliyor; ona karşı fevri tavırlarımızı mantık çerçevesine oturtabiliyoruz. Marty Supreme’in bence en önemli ve ilginç şey de filmi bir süredir temelini atmaya çalıştığım bu sporcu anlayışı üzerinden anlatabilmesi. Marty birisine yukarıdan bakarken, kötü davranırken ya da suistimal ederken bunu meşrulaştıran tek araç Josh Safdie’nin film boyunca ortaya koyduğu saçma sapan kurgu ve tempo becerisi değil, sahneler sadece hızlı aktığı ya da arkada Daniel Lopatin’in çok başarılı bulduğum müziklerinin çalması ile olmuyor bu süreç. Hatta belki de bizi bir masa tenisi profesyoneliymiş gibi algılamaya ikna edebildiği için Safdie bu tempoyu tutabiliyor ve direksiyonu ne geleceğini tahmin edemediğimiz karmaşaya kırabiliyor.

Bir işin altından kalkabildiğimiz zaman hissettiğimiz gururu düşünelim: Ya belli bir işte dünyada sizden iyi insanların sayısı bir elin parmakları ile sayılabilseydi? O zaman kendinizi ne kadar önemli görürdünüz ya da pozisyonunuzu umursamayan insanlara karşı hisleriniz nasıl şekillenirdi? Mauser, İngiltere’ye turnuvaya gittiği zaman sunulan koşullardan şikayet edip federasyona baskı yapıyor. Sonucunda ise başarılı olup kendisini lüks Ritz oteline aldırıyor. Normalde bir sporcu çokbilmiş ya da nankör hareketlerde bulunduğunda onun hareketlerini hiç tasvip etmeyiz ancak Mauser yüzleşme sahnelerinden sonra istediğini aldığında ve yine o kibriyle kameraya bakıp gülümsediğinde biz de onunla gülüyor, bu kadar iyi olabilmek daha birkaç sene önce ayakkabı mağazasında çalışan bir adamı oteli değiştiren bir diva yapar diyoruz.

​Bir başka sporcu sıkıntısı ise sonsuza kadar daha iyiye gidememek. Vücut bir saatli bomba ve boşa geçen her gün bir kayıp. NBA’de vücudunuza nasıl baktığınıza göre yaşınız otuzlarınızın ortasına geldiğinizde genç atletler ile karşı karşıya kalamayabilirsiniz. İstediğiniz gibi hareket edemez ya da güvendiğiniz hareketleri o kadar da kolay sahada gösterememeye başlarsınız. O kadar çalışma ve aynı şekilde beraberinde gelen başarı sonrasında kenarda oturmaya ya da bir rol oyuncusuna indirgenmek hiçbir oyuncunun iyi karşıladığı bir zaman dilimi olmuyor. Ağırdan alıp artık yenilere bir öğretmen olduğunu kabullenmek çoğu oyuncunun dışarıya gösterdiği şey olsa bile oyunun büyük egoları aynı Mauser gibi kendini küçük durumlara düşürdü. 15 yıl boyunca Knicks ve Nuggets’ın yüzü olan Carmelo Anthony, o zamanın genç yıldızlarını barındıran Oklahoma’ya takas edildiğinde işler değişti. 10 kere All-Star olmuş bu oyuncu bunu gururuna yediremeyip kendini Houston Rockets’ta buldu, orada da sisteme uymadığına karar getirildi ve NBA dışı kaldı. Bir yıllık aranın ardından kendisi ile barışan Anthony Portland ile sözleşme imzaladı ve NBA kariyerine birkaç yıl daha devam etti.

​Mauser’ın kendini ait gördüğü sahnelerden uzak kalmamak için yaptıkları da bu anlatıyı güçlendiriyor. Zorunda kalana kadar bilerek yenilmeyi reddeden, Harlem Globetrottlers ile dünyayı dolaşan ve soytarılık yapan birisinden bahsediyoruz. Kendi gururunu görmezden gelip yenilmeyi kabul edeceğini söylediği an bile, hatta uçağa binmek için kendisine yapılmasına mazur gördüğü şeyler bile hep hak ettiğini düşündüğü sahneye ulaşabilmek için yapılan tercihler. Kobe’nin Jerry West’e birlikte çalışmak için yalvarması ya da çoğu MMA dövüşçüsünün hikâyelerinde hoca gördükleri insanlar için yaptıkları işleri düşünmek aynı paralelde hep mümkün.

​Yeteneğe ve harcanan emeğe doğal olarak bu kadar anlam yüklemek; onun getirdiği koşulları karşılamak için peşinde gelen kabalık, umursamazlık ve onun dışavurumu bu gurur hep yeteneğe ihanet etmenin getirdiği korkudan geliyor. Çok az zaman ve başarılması gereken çok fazla şey var; insanlar basamak olabilir, kurduğunu sandığımız ilişkiler fayda amaçlı çıkabilir. Bugünlerde biz “normal” insanlar bile pişmanlıklarımızdan bahsederken potansiyelimi harcadım gibi cümleler kullanıyoruz, o potansiyelimiz her ne ise ona yeterince zaman ve emek harcamadan bu lafları sarf ediyoruz.

​Marty işte bu ihanet korkusuyla Tokyo uçağına biniyor. Gösteri maçında kendisine karşı yapılan sürekli aşağılamayı görmezden gelip takıntı haline getirdiği rakibine bilerek yenilmeyi göze alıyor çünkü asıl turnuvaya katılmamak ihanet olacak. Ancak turnuvaya katılamayacağını öğrendiğinde potansiyel ihanetin niteliği bambaşka bir hâl alıyor. Artık karşısındaki Japon masa tenisçisini yenemezse dünyanın en iyisi olamayacak ve o zaman her şeyi heba edecek.

Filmdeki gibi turnuvalar, bu tür kumarların insanların yetenekleri üzerine oynayabileceği alanlar açmak için varlar. Dünya kupası olması ya da herhangi bir sponsorun gösteri maçı olması oynanacak kumarın adını ya da sporcu özelinde ciddiyetini değiştirmiyor. Turnuvaya katılamayacağı haberini alınca ciddileşen, bunu son şansı olarak gören Marty için hangi arena, masa ya da ülkede olduğunun çok da bir önemi kalmıyor.

Bu noktada, Marty’nin karşısına Endo’nun(Koto Kawaguchi) çıkması filmin oluşturmaya çalıştığı hava için önemli. Endo ilk başta Marty’nin engeli, aşamadığı bir duvar gibi görünse de aslında çok daha fazlası. Londra’da kaybettiğinde Marty topu yere vururken, masayı ya da çöp kovasını tekmelerken Endo’nun duygusuzca onu izlemesi tesadüf değil. Safdie burada bize ayna tutuyor: sporcunun dışından bakıldığında nasıl göründüğünü hatırlatıyor. Marty’nin ulaşılamaz bir ikon değil, insan olduğunu gösteriyor. Çoğu zaman sporculara davranmayı sevdiğimiz gibi kusursuz bir varlık olmadığını.

Ancak Endo sadece bu hatırlatıcı işlevi görmüyor. Onun sağır olduğunu öğrendiğimizde, bu rekabet ve kendine ihanet düşüncelerinin nasıl içimizden kurulduğuna yönelik açılan daha derin bir katman da incelemeye değer. Sponsor maçında kendi durumunun Mauser ile alakası yok. Kaybetse de kazansa da ona hiçbir şey olmayacak. Bir organizasyonun eğlence için ayarladığı, sonucu umurunda olmayan bir gösterinin parçası sadece. Ancak Mauser gerçek bir maç istediğinde o an her şey değişiyor. Endo da Marty ve bizim saflarımıza, sporcu anlayışına çekiliyor.

Tokyo’daki o son maçta Endo’nun bu kadar efor sarf etmesinin tek açıklaması bu, kendisi de bir sporcu ve rakibinin düşüncelerini bir noktaya kadar tanıyıp ona saygı duyuyor. Sonuçta bir kaybı olmayacak bir maçta bu denli mücadele etmesinin başka mantıklı bir sebebi yok. Marty, film boyunca herkesi kendi amacı için bir araç olarak gördü. Endo ise ona gerçek bir rakip olmayı sundu. İlk defa birisi onunla aynı seviyede, aynı anlayışla karşısına çıktı ve belki de bu yüzden o maç bu kadar önemli: çünkü Endo, Marty’nin dünyasını onaylayan tek kişi aynı zamanda.

Salonda izlerken benim de nefesimi tutmaya gidecek kadar heyecanlandığım bu maç sekansında iki taraf da ne için oynadıklarının farkına varıyor ve bunu gösteriyorlar. Marty, Endo’yu mağlup ettiğinde ve yine film tarafından dalgaya alınan bir şekilde sevinci gösterildiğinde tatmin olduğunu ilk defa düşündüm. Her şey için çabaladı, her şeyi feda etti ve sonunda istediğini aldı.

İşte burada filmin en tartışmalı, en yanlış anlaşılan ve belki de en samimi kısmı geliyor. Marty bebeğine ve Rachel’a (Adessa A’zion) dönüyor. Bazıları bunu Oscar-bait olarak yorumladı, karakteri son anda kurtarma çabası olarak gördü. Ancak ben filmden çıktığım ilk andan itibaren Marty’nin moshpit’te her şeyi netleştirdiği ve bir daha dönmemek üzere ayrıldığını düşünmeden edemiyorum. Karakter kurtarma olsaydı Marty pişman olurdu, özür dilerdi, değiştiğini söylerdi. Film bunu yapmıyor. Marty sadece tatmin oldu ve hayatına geri döndü. Bu, ahlaki bir karar değil; pragmatik bir karar. Sahne kalmadığında nereye gideceksin?

Amacından, sadece istediği şeye ulaşmasının ardından boşluğa düşen bir insanın etrafını kolaçan etmesinden, herkesin nerede ne yaptığını düşünmesinden daha normal ne olabilir? Marty, 2 saat boyunca tek bir hedefe kilitlendi. O hedef başarıldığında geriye ne kalıyor? Hissettiği boşluğun içinde ilk defa etrafa bakabiliyor. Bu, sporculuğun özel bir sonucu; her şeyi bir hedef için feda ettiğinizde, o hedefe ulaştığınızda geriye bıraktıklarınız ortada öylece duruyor.

Rachel ile geçen sahneler, köpek arayışları, Rachel’ın evden kaçması, Dion ile olan ilişkileri, Wally ile gidilen kumar macerası, bebeği içeren olaylar vs. hepsi Marty’nin tenis masasından uzaklaştığında oraya geri dönebilmek için aşmak zorunda gördüğü insanlar ile ilişkilerini barındırıyor. Film boyunca bütün bu öğeler bir tür engel olarak görülüyordu.

Safdie bence bu kaosu boşuna yaratmıyor. Marty hata yapıyor, etrafındakilere süreki zarar veriyor. En sonunda ise arkasını döndüğünde yüzleşmesi gereken bir yük ile karşılaşıyor. Marty tek bir hedefe odaklanırken gerçek hayatının nasıl eridiğini, insanları nasıl araçsallaştırdığını gösteren ibareler hepsi. Film boyunca bize sporcunun amacının bir at gözlüğü gibi davrandığını gösterdi. Şimdi ise bu körleşmenin ardında bıraktığı enkazı gösteriyor.

Dünya şampiyonu olmak için yolda bıraktığı, zarar verdiği, suistimal ettiği insanlara ve bıraktıklarına sarılması; kendisini sallantılı bir hayata zorlayan misyonundan emekli olmasının ardından, aile hayatı ve düzene bakması samimi bir sporcu imajının devamı demek. Safdie bize 2 saat boyunca Marty’nin nasıl düşündüğünü anlatmaya çalışırken son sahnede neden bundan vazgeçmeli?

Olaylı yaşamların ardından dine ya da aileye sarılan sporcular ya da rock yıldızları bu tür hayatları seçtiklerinde bize yalan mı söylerler? Mike Tyson boksun dışında kalan her şeyi yok ettiğini, şimdi güvercinleriyle mutlu olduğunu söylediğinde ona inanmıyor muyuz? Dennis Rodman kariyer sonrası kendisiyle barışmaya çalıştığında bunu samimiyetsiz mi buluyoruz? Hayır. Çünkü sporcu olmanın sonunu tahmin edebiliyoruz, ya sen bırakırsın ya o seni bırakır. Marty bıraktı ve bunu kendi isteğiyle yaptı.

Moshpit’teki o adam gibi gençliğini geçirdi, bir gün her şey netleşti ve ayrıldı. Bir daha da dönmedi. Marty için Tokyo maçı o andı. Her şey netleşti. Dünyanın en iyisi oldu. Artık dönmesine gerek yok. Marty Supreme en baştaki soruya kendi cevabını veriyor: Evet, bir sonu var ve tatmin olduğunda geriye dönüp bakınca orada bir hayat göreceksin. Onunla ne yapacağın senin seçimin. Marty akışına bırakıp geri dönmeyi seçti.

Josh Safdie ve Timothée Chalamet başta olmak üzere bu ekip; kendi kafamızda kurduğumuz rekabetlerin ne kadar yapay ve bizi küçük düşürücü kıldığını, yüzyıllardır bizim bu düşüncelerin dışa yansıması olarak kullandığımız sporcular ile anlatırken çok eğlenceli bir iş ortaya çıkarmış. Ama filmin asıl başarısı bu eğlencenin altında sporcu olmayı bu kadar doğru, bu kadar samimi anlatabilmesi. Jimmy Butler’ın o antrenmandaki öfkesini, Carmelo’nun gururunu; Marty’de görebiliyoruz çünkü Safdie bize bu kafa yapısını içeriden gösteriyor.

POPÜLER

sinekedi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin